UZUN AĞITLARIN ÜVEY DOĞUSU (Mazlum Çetinkaya)

                 


Eliz Edebiyat dergisinin Eylül 2009 sayısında sevgili Ahmet Ada’nın o güzel değerlendirmesinden sonra tanıdım Örselenmiş Ruhlar Bandosu’nu. Digraf Yayıncılık’ta yayınlanan Örselenmiş Ruhlar Bandosu, Kenan Yücel’in ikinci kitabı. Bu kitabından önce Uzaklara Atılmış Bir Kedi Hüznü, 2007 yılında Yitik Ülke Yayınları’ndan çıktı.

Örselenmiş Ruhlar Bandosu, Yücel’in gördükleri ve duyduklarının toplamı ve bu toplamın şiire düşüşü… Rumca bir şarkıdan alınan “O niro itane, ta lismonisame” (bir rüya idi, unuttuk gitti) sözüyle başlıyor kitabın ilk şiiri.  “Rumca bir şarkı ölüsü ada sokaklarında” derken ada sokaklarının yalnızlığını, sessizliğini değil de sanki tarihe dökülen gözyaşlarından bahsediyor Yücel. Tarihin geriye dönük kayıplardan ibaret olmadığını kitabın tarihe akan saatlerinde/sayfalarında görmek mümkün… 

Yaşananların göbeğinde olmasa da şair sorumludur uzağındakilere karşı da. Uzağımızda yaşananları yansıtmak, bunlardan etkilenmek sadece şairin değil insanın da sorumluluğudur /zorunluluğudur. Şiir biraz da insanın yaşadığı yerlerdeki öykülerin insana ve insanî olan olaylara dairlerinin yansımasıdır. Hep gönüldenlik yoktur yaşamda; zorunluluklar, zorbalıklar dün vardı, bugün var ve gelecekte de olacaktır. İşte şiir meyvesini burada verir; bu varların ve var olacakların üzerin(d)e. Örselenmiş Ruhlar Bandosu’na düşenler de, yaşam ve insanın tarihinden (burnumuzun dibindeki dünün tarihi) eteklerimize düşen meyvelerdir…

Kitap da işte tam buradan yola çıkıyor. Ada(lar)’dan başlıyor yolculuk, öpülen düşlerin ve sokaktaki buharın kaldığı dağ başlarına doğru sürüklüyor bizi. Bu dağ başlarının bilmem kaç rakımındaki coğrafya anlatılmıyor şiirlerde, bu yüksek rakımlı coğrafyada yaşananların şiire çarpmasını görüyoruz. Sonra yol(culuk)a devam ediyor Yücel; “yollarda tanır insan kendisini en iyi” derken şiirde yürümekten yana ama etrafa göz atmayı da ihmal etmeden. Bu tanımak ve yürümektir ki her aşkın ölümü tadacağını söylüyor…

Örselenmiş Ruhlar Bandosu’nda çağımızın büyük sorunu olan ve giderek en çok da kalabalıklar içinde duyumsadığımız “yalnızlık(lar)” ile yine soysuzlaşmış ve her yeri etiketlenmiş insan yaşamında bir güneş tutulması gibi zar zor görülebilen “aşk”ı şiirlere serpiştirilmiş insanın “soluk bir fotoğrafı” gibi görüyoruz.

“mutsuz ülkelerden gelen durgun iki ırmaktık

  sönmüş bir volkan gibi yatıyordu aramızda

  aşk, el değmemiş yalnızlığımız”                                              

“saçlarına çiçeklerden taç yapmış bahar” la yoluna devam ederken Örselenmiş Ruhlar Bandosu, uğramadan edemez unuttuğu parmaklarını hatırladıkça tel örgüler(d)e… unutmadan martılarını denizin… Ve dilini keser şair kırmızı balıkla konuşmasını sürdürebilsin diye. Kaskatı sussa da kırmızı balık, suyun üstüne ayaklanan arzular bastırılsa da; şiir İstanbulsuz olmaz der gibi Kenan Yücel…

“Kraliçe” şiirinde günümüz kadınına dair cinsel şiddeti “yasal tecavüz” diye adlandırması Yücel’in sosyal gözlemlerinin şiirdeki yürüyüşüne yansımasıdır. “…dikenine kadındır Gülsev/ geç inmiştir yasal bir tecavüzden/ kalakalmıştır şaşkınbakkal’da/ saçından süpürgeyle uçtuğunu söylerler…”

Yücel sol avucunda parlayan yıldıza bakarak şiirdeki yürüyüşünü devam ettiriyor…

“ geldiler işte, gidiyorum şimdi

   malum şahıslıktan faili meçhullüğe

  ebu garibim, garibin oğlu

  anadan üryan, dünyadan ırak

  ülkem acılar içinde

  hoşça kal sevgilim”

diyerek de Irak’a götürüyor bizi.

Yolculuğun sonları daha da zorlu, ama her şairin yüreğiyle yapması gereken bir yolculuk; bu coğrafyada yaşıyorsa insan…  “yenildik hep yenildik” diye “Yankigo” şiirinde karşımıza çıkan dize ile biraz da tarihimizin kalabalık yenilgilerini hatırlarız  - ve o kadar çok yenildik ki-  Bu yenilgi(ler) karşısında şair, kışkırtıcı tutumunu sergilerken inancı vurguluyor umutsuzluğa düşmeden. İnsanın insan olma mücadelesinin tarihine (Spartaküs’lere) götürüyor bizleri süregiden bu yolculukta. Şair (,) itaatsizliğiyle e-postal(l)ara, Sa-Sı kokan gecelere başkaldırıp “hazır-ol”lara orta parmak kaldırıyor…

Yücel; topraklarından tiz çığlıkların, ağıtların göverdiği bir coğrafyaya doğru, aslında her şairin hiç değilse uğraması gereken bu coğrafyaya -“yurdun üvey doğusuna”-  doğru yol alıyor ve “yurdun üvey doğusunda bitimsiz bir iç kanama!”ya götürüyor bizi. Tam da şu günlerde mutlu olmak isteyen dağlara uğruyor şiiriyle her onurlu şair gibi…Her şair görmeliydi aslında orada kanayan yarayı…Ama çoğumuz o öteki denilen yere uzak düştük.Temiz hava almak için oraya çıkan şairler hariç tabi(!)

Dönem dönem yurdun ‘üvey doğusu’ndan beslenen şairler, şiirde ‘üvey doğu’ ya hak ettiği yeri vermediler; Yücel’in yazdıkları Türk şiirindeki bu tutuculuğun bir boyutuyla kırılmasıdır da.

Her şair bu kanamalı coğrafyaya mutlaka uğramalı; ama Lice’den Ankara’ya değil Ankara’dan Lice’ye o kara trenle “sesi ulaşmaz esmer kaderlerin uzun ağıtlarının” üvey doğusuna…

     Mazlum Çetinkaya

  (Günlük Gazetesi, 04.11.2009)

                                                         Eve dön!
 

Yorum Yaz